Mozaik Atölyesi çalışmalarımız başlamıştır. Detaylı bilgi için dusyolcususanatduragi@gmail.com adresine mail atabilir veya 0542 625 22 02 'yi arayabilirsiniz.
4 Eylül 2017 Pazartesi
23 Mayıs 2016 Pazartesi
ARZU KILIÇDOĞAN RESİM SERGİSİ
MALTEPE NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ
ARZU KILIÇDOĞAN RESİM SERGİSİ ÜZERİNE
Arzu Kılıçdoğan’ın Maltepe Nazım
Hikmet Kültür Merkezi’ndeki sergisini gezerken sanatçı yollarda olmalı duygusu
uyanıyor insanda. Resimlerindeki yolculuk özellikle İstanbul üzerinden çıkılan
bir yolculuk. Türkiye’nin toplumsal hareketlerine de merkezlik etmesi açısından
sembolik bir yanı da var İstanbul’un.
Bu sergide önce Arzu
Kılıçdoğan’ın Gezi Dönemi resimleriyle karşılaşıyorsunuz. 2013 Gezi Hareketi dönemine tanıklık
edercesine son derece gerçekçi çizilmiş resimler bunlar. İnsanların öfke
patlamaları, isyanları, direnişleri yansımış bu resimlere. Üstelik sadece
bireysel ya da toplumsal bazda insanların değil, insan üzerinden doğanın da
isyanı var bu resimlerde. Bu dönem tablolarından, direnişçilerle birlik olup
haykırışını resimden duyururcasına çığlık atan köpek resminin yer aldığı tablo
daha öncesinde de ayrıca bir etkileyici olmuştu benim için. Zaten Gezi de bir
habitat isyanı değil miydi? Ağaçlar ve bitkiler olmadan hayvanların ve
insanların nefes alamayacağının farkında olan insanların yaşam hakkına ve yaşam
şekillerine müdahaleye karşı çıkardıkları ortak bir çığlıktı Gezi Hareketi.
Sergi sonrasında yaptığımız bir
sohbette, Arzu Kılıçdoğan, gezi resimlerinin Gezi öncesine de dayandığını ve
2010 yılından itibaren bu yönde görseller topladığını ve Gezi öncesinde Yunanistan’da kapitalizmin
insanı ve doğayı metalaştıran dünya görüşüne karşı başlayan sokak
hareketlerinden çok etkilendiğini ifade ediyordu.
Tekrardan sergi içinde yolculuk
etmeye devam edecek olursak, insanı merkeze alan dünya görüşünü de
yansıtırcasına portreler de dikkat çekiyordu sergide. Son derece gerçekçi
çalışılmış bu portrelerde, özellikle kadınlar resmedilmiş. Bakışları ve
duruşlarıyla hüzün hakim olsa da, sevginin ve direnmenin gücüyle dimdik ayakta
olduklarını söyleyen kadın yüzleri var bu resimlerde. Bu portrelerde, sanatçı kendi yaşamından
insanlara yer vermesinin yanında toplumsal duyarlılığının ve çağına
tanıklığının bir göstergesi olarak Cumartesi Anneleri’nden de portreler yapmış.
Sergide doğa insan bütünlüğü içerisinde
Arzu Kılıçdoğan’ın peyzajları ayrıca
dikkat çekici bir özelliğe sahip. Bu peyzajlardaki baskın renk, sarı ve
turuncunun tonları. Bu tonlar ışığa ve
ateşe yaptıkları göndermeyle bilgiyi, aydınlanmayı, ufuk açıklığını imleyen
renkler. Beton, cam ve yapay ışık ortamından yorulan modern kent insanına bir
nefes gibi bu peyzajlar. Şehrin içine hapsolmuş insanların uzak diyarlara gitme
özlemlerine ayna tutmuş Arzu Kılıçdoğan.
Sergi sırasında Arzu Kılıçdoğan
ile yaptığımız sohbetlerde, Rus Gezici ressamlarından söz ediyordu. 19.
Yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bu akım, Çarlık Rusya’sının topluma
kapalı sanat anlayışına karşı olarak doğmuş. Bu ressamlar yaşam ve toplum
içerisinde var olmak istercesine, Rusya içerisinde yolculuklara çıkarlar. Çalışan
insanları özellikle de köylüleri betimlerler resimlerinde, bunların yanında
portreler ve peyzajlar da baskındır bu akım içinde. Sanatçının iç dünyasının
imbiğinden geçerek doğayla, insanla ve toplumla kucaklaşan bu resimler, daha
sonra Sovyet Devrim’ini de beslemedikleri söylenebilir mi?
Arzu Kılıçdoğan, Rus Gezginlerinden
söz ederken, benim aklımdan da Anadolu’yu, Rumeli’yi karış karış gezen,
geçtikleri yollarla beslendikleri türküleri, deyişleri ve nefesleriyle bu
toprakların insanlarının sesini kondurup kondurup göçerten ve çoğaltan ozanlar
ve abdallar geçiyordu. Sarayın himayesine rağmen ya da belki de bu yüzden,
insanla ve toplumla kucaklaşamayan Divan Şiirinin aksine, yollara düşen bu deli
divanelerin şiirleri ve müzikleri hala gönlümüzü titretiyor.
Bu toprakların doğal mayasında
var olan bu gezicilik ruhu, 1937 ve 1943 yılları arasında bizzat devlet
tarafından da desteklenmiş. Bugünün
resmine de yön veren Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Feyhaman Duran, Abidin Dino, Elif Naci, Avni
Arbaş, İbrahim Çallı gibi ressamları da yetiştirecek şekilde, ressamlar sahaya
özellikle Anadolu’ya gönderilerek toplumla resmin kaynaştırılması
hedeflenmiştir. Böylece kökleri yerele salınıp, evrensele dal budak salan bir
sanat anlayışı hedefine yönelik bir harekete öncülük edilmiştir.
Bu çerçevede Arzu Kılıçdoğan’ın
resimlerinde de özellikle peyzajlarıyla böylesi bir açılımın izlerini
görmekteyiz. Bütün içerisinde ise çağının uzun erimli tanığı olmak adına yollara
akmak, yollarla beslenmek, çoğalmak ve arınmak isteyen bir sanatçının emeği ve
samimiyetinin izlerini taşıyor tabloları.
Kıymet Erzincan Kına
17 Mayıs 2016 Salı
Öznur Eren "Çoklukta Birlik" Resim Sergisi
Harmony Sanat Galerisi / Kuzguncuk
14 Mayıs - 14 Haziran 2016
ÖZNUR EREN RESİMLERİ ÜZERİNDEN ÇAĞRIŞIMLAR
Harmony Sanat Galerisi / Kuzguncuk
14 Mayıs - 14 Haziran 2016
ÖZNUR EREN RESİMLERİ ÜZERİNDEN ÇAĞRIŞIMLAR
Öznur Eren’in “Çoklukta Birlik”
adlı resim sergisi önce adıyla çeldi aklımı.
Bu “çelme” sözcüğünü hiç olumsuz anlamda kullanmıyorum. Her anlamda bombardımana maruz kaldığımız bir
dünyada, bize dokunan, ruhumuzu okşayan ve daha derinlerine inmemiz için bizi
yoluna davet eden türden bir “çelme” bu. Üstelik benim gibi sözcüklere vurgun
birini öncelikle kelimelerle etkilemesinden daha doğal ne olabilirdi ki?
İşte böyle bir etkileşimle
başladı Harmony Sanat Galerisi’ndeki sergisine yolculuğum. Öznur Eren aslında
daha öncesinde de tanıdığım bir ressamdı. Bir sis perdesi içinde ama yine de
görünür olmaktan korkmadan renkleri cesaretle kullanmasıyla, doğa ile insanı
ama özellikle kadınları bütünlemesiyle, toprağın ta derinlerine kök salan ulu
ağaçlarıyla ve de bütün zarafeti ve renkleriyle ayakları toprağa sapasağlam
basan tanrıça görünümlü dimdik kadınlarıyla kalmıştı aklımda Öznur Eren.
“Derdim bana derman imiş bilmedim,”
diyen Aşık Veysel’in dizesiyle gezdim sergiyi. Bir derdi vardı Öznur Eren’in,
işte bu derdini anlatma ve iyileşme yoluydu resim sanki onun için. Dünyaya
bakış açısını doğrudan bir mesaj verme kaygısı gütmeden en usta olduğu alan
olan resimle dile getiriyordu. Öznur Eren’in resim sanatıyla ilgili teknik
bilgisinin sınırına ya da sınırsızlığına dair bir şey söyleyecek sözüm olduğunu
düşünmüyorum. Ama bildiğini
sindirdiğine, özümsediğine ve bildiklerini bütün samimiyeti ve yaşanmışlığıyla
bize aktardığına dair bir kuşkum yok.
Aksi takdirde dokunabilir miydi yüreğime böyle?
Mevlana’nın fil hikâyesini
şimdiye uyarlayacak olursak, karanlık bir odada filin neresinden tutuyorlarsa
orası konusunda uzmanlaşan, ama filin bütününe dair fazla fikir sahibi olamayan
günümüz bilim ve sanat dünyasında, farklı alanlardan insanların ve dünyaların
birbirine dokunmasından daha anlamlı bir şey olabilir mi üstelik?
Sergiyi gezerken, sergi
kataloğunu da inceleme fırsatı buldum. Katalog içerisinde Charles
Baudelaire’in, sergiye de ismini veren ‘Çoklukta Birlik” adlı şiirini okuyunca
her şey daha bir anlam kazandı benim için.
“ÇOKLUKTA BİRLİK
Bir tapınaktır doğa, sütunları
canlı;
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman
zaman.
Sembol ormanları içinden geçer
insan;
Tanıdık bakışlar süzer gibidir
sizi.
Bir derin, bir karanlık birlik
içinde,
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar
geniş,
Uzaktan söyleşen uzun yankılar
gibi,
Renkler, sesler, kokular karışır
birbirine.
Kokular vardır çocuk tenlerinden
taze;
Obua sesinden tatlı, çayır gibi
yeşil;
Kokular da vardır azgın, zengin,
gürül gürül.
İnsana sonsuz şeylerin tadını
veren,
Misk, amber, aselbent, buhur gibi
kokular,
Duyuları, düşünceyi alıp
götüren.”[1]
Baudelaire’in şiirindeki panteizm,
insanın ister istemez başka mistik felsefi anlayışlara gitmesine de kapı
aralıyordu. Örneğin 10. Yüzyılda Hallacı Mansur’dan başlayarak tasavvufu da
etkisi altına alan Vahdet-i Vücut düşüncesi bunlardan biriydi. Bütün bir doğayı
tek bir Bir’in parçası olarak gören ve insanın belli kapılardan geçerek
edindiği bilgisi ve güzel ahlakıyla Bir ile bir olacağını söyleyen bu anlayış,
aslında M.S. 3. Yüzyılda ortaya çıkan Yeni- Platonculuk içinde de vardı.
İşte ister
Çoklukta Birlik, ister Vahdet-i Vücut, ister Panteizm, isterse Yeni-
Platonculuk olsun, türlü türlü donlar (şekiller) altında, bir Bir’e ermek
istiyoruz aslında. Öznur Eren’in resimleri de bu çabanın bir ürünü. Bütün sanat eserlerinde olduğu gibi, Öznur
Eren’in resimleri de kendisi için bitmiş ve sergilenmiş olsalar da, bundan
sonra çokluk içerisinde alımlayıcılarıyla yeniden üretilmeye ve can kazanmaya
devam edeceklerdir.
Kıymet Erzincan Kına
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







